29 Nisan 2019 Pazartesi

Kediler cennete gitmez. Kadınlar Shakespeare’in oyunlarını yazamaz



Kadınların Elizabeth döneminde neden şiir yazmadıklarını soruyorum ancak nasıl bir eğitim aldıklarını bilemiyorum;  yazı yazmak öğretiliyor muydu onlara;  kendilerine ait bir oturma odaları var mıydı;  yirmi bir yaşına  gelmeden  kaç  kadın  çocuk  doğuruyordu;  kısacası  sabahın sekizinden  akşamın  sekizine  kadar  ne  yapıyorlardı.  Görünüşe  bakılırsa  paraları  yoktu;  Profesör Trevelyan’a göre, çocukluktan çıkmadan, on beşinde ya da on altısında, hoşlansalar da hoşlanmasalar da evlendiriliyorlardı. Bunları gördükten sonra, içlerinden birinin ansızın Shakespeare’in oyunlarını yazmasının son derece garip olacağına  karar  verdim ve  artık hayatta  olmayan o  yaşlı  beyefendiyi düşündüm, sanırım piskopostu, geçmişteki, şimdiki ya da gelecekteki hiçbir kadının Shakespeare’in yeteneğine sahip  olamayacağını  söylemişti.  Bu konuda  gazetelere  yazılar  göndermişti.  Bilgi  almak için kendisine başvuran bir  hanıma, bir  tür  ruha sahip olsalar  bile kedilerin cennete gitmediklerini söylemişti. Şu yaşlı beyefendiler insanı fazla düşünmekten nasıl da kurtarıyorlardı! Onlar yaklaşınca cehaletin sınırları nasıl da geriliyordu!
Kediler cennete gitmez. Kadınlar Shakespeare’in oyunlarını yazamaz.


Böyle de olsa, rafta duran Shakespeare’in eserlerine bakarken elimde olmadan piskoposun en azından bu konuda haklı olduğunu düşündüm; bir kadının Shakespeare’in yaşadığı çağda Shakespeare’in oyunlarını yazması kesinlikle ve asla mümkün olmazdı. Gerçeklere ulaşmak pek zor olduğundan, hayal kuralım ve diyelim ki Shakespeare’in çok yetenekli bir kızkardeşi vardı, adı da Judith’ti. Çok muhtemeldir ki Shakespeare ortaokula gitmiştir –annesine para kalmıştı–, orada Latince –Ovid, Vergilius ve Horace–, ayrıca gramerin ve mantığın esaslarını öğrenmiştir. Yaramaz bir çocuk olduğunu biliyoruz, tavşan avlar, belki geyik de vururdu ve çok genç yaşta yöredeki kadınlardan biriyle evlenmişti, kadın da ona yakışık almayacak kadar kısa bir sürede bir çocuk doğurmuştu. Bu çılgınlığın arkasından, şansını aramak için Londra’ya gitmişti. Anlaşıldığına göre tiyatrodan anlıyordu; işe sahne kapısında nöbet tutarak başladı. Çok geçmeden tiyatroda bir iş buldu, başarılı bir oyuncu oldu, hayatın içinde yaşamaya başladı, herkesle tanışıyor, herkesi tanıyor, sanatını sofralarda icra ediyor, yaratıcılığını sokaklarda uyguluyor, hatta kraliçenin sarayına bile girebiliyordu. Olağanüstü yetenekli kızkardeşinin de o arada evde kaldığını varsayalım. O da ağabeyi kadar maceraperest, hayalperestti ve dünyayı görmeye can atıyordu. Ama okula gönderilmemişti.

Dilbilgisi ve mantık öğrenme şansı yoktu, nerede kalmış Horace ve Vergilius okuması. Ara sıra eline bir kitap alır, belki de ağabeyinin kitaplarından birini, ve birkaç sayfa okurdu. Ama sonra annesiyle babası gelir, çorapları yamamasını, ya da ocakta pişen yahniye bakmasını, kitaplarla kâğıtlarla yalanmamasını söylerlerdi. Kesin ama nazik konuşurlardı, çünkü bir kadının hayatının hangi koşullar altında geçtiğini bilen ve kızlarını seven düzgün insanlardı – gerçekten de büyük olasılıkla babasının gözbebeğiydi kız. Belki de elma deposunda gizli gizli birkaç sayfa doldurmuştu yazılarıyla, ama dikkatli davranıp onları saklıyor ya da yakıyordu. Ancak çok geçmeden, daha yirmi yaşına varmadan, komşularından bir yün tüccarının oğluyla nişanlanacaktı. Evlilikten nefret ettiğini haykırdı ama bu yüzden babasından sıkı bir dayak yedi. Sonra babası onu azarlamaktan vazgeçti. Bunun yerine kızından kendisinin kalbini kırmamasını, bu evlilik yüzünden kendisinin yüzünü kara çıkarmamasını istedi. Ona bir dizi inci ya da güzel bir iç etek vereceğini söyledi; gözlerinde yaşlar vardı bunu söylerken. Nasıl itaat etmesindi babasına? Kalbini nasıl kırsındı? Ama yeteneği zorluyordu onu, bu yüzden işe girişti. Nesi varsa küçük bir çıkın yaptı, bir yaz gecesi iple penceresinden aşağı indi ve Londra’nın yolunu tuttu. On yedisine bile basmamıştı. Çalılarda şakıyan kuşlar ondan daha ahenkli değildiler. Çabucak hayal kurabiliyordu, tıpkı ağabeyi gibi o da sözcükleri ezgiye  dönüştürebiliyordu. Onun gibi tiyatrodan anlıyordu. Tiyatronun kapısına dikilip rol almak istediğini söyledi. Erkekler yüzüne güldüler. Şişman, boşboğaz bir adam olan tiyatro müdürü ağzı açık bakakaldı. Dans eden kanişler ve sahneye çıkan kadınlar hakkında bir şeyler geveledi, hiçbir kadın, dedi, bir aktris olamaz. Neler ima ettiğini tahmin edebilirsiniz.
Yeteneğini geliştiremedi Judith. Bir handa akşam yemeği yiyip geceleri sokaklarda dolaşabilir miydi peki? Onun kurmacaya yeteneği vardı, kadınlarla erkeklerin hayatlarını ve hareket tarzlarını inceleyip beslenmek için yanıp tutuşuyordu. Sonunda –çünkü çok gençti, şair Shakespeare’e çok benziyordu yüzü, aynı kurşuni gözler ve kavisli kaşlar–, sonunda oyuncu menajeri Nick Greene ona acıdı; o beyefendiden bir çocuğu oluverdi ve böylece –eğer bir kadının bedenine hapsolursa ve oraya karışırsa, şairin kalbindeki sıcağı ve coşkuyu kim ölçebilir?– bir kış gecesi kendini öldürdü, şimdi otobüslerin Elephant ve Castle dışında durdukları yerde, bir kavşakta gömülüdür.

Eğer Shakespeare döneminde bir kadın Shakespeare’in yeteneğine sahip olsaydı hikâye aşağı yukarı böyle olurdu, diye düşünüyorum. Ancak ben merhum piskoposla aynı fikirdeyim – Shakespeare’in zamanında bir kadının onunki gibi bir yeteneğe sahip olması mümkün değildi. Çünkü Shakespeare gibi dâhiler çalışan, eğitimsiz, alt sınıftan insanların arasından çıkmazlar. İngiltere’de, Saksonların ve Britonların arasından çıkmadı. Bugün de işçi sınıfından çıkmaz. O zaman, Profesör Trevelyan’ın anlattığına göre çocukluktan çıkar çıkmaz işleri başlayan, aileleri tarafından buna zorlanan, yasaların ve geleneklerin zoruyla bundan kaçamayan kadınların arasından nasıl çıksın? Yine de kadınların arasında, tıpkı işçi sınıfındaki gibi büyük yetenekler mevcut olmuş olmalı. Arada sırada Emily Brontë ya da Robert Burns gibi biri çıkıp bunu kanıtlar. Ama kuşkusuz kâğıda geçirilmemiştir bu yetenek.

Bununla birlikte sindirilen bir cadı ya da içine cin giren bir kadın, şifalı ot satan bir bilge kadın, hatta çok dikkat çeken bir erkeğin annesi hakkında yazılanları okuyunca, o zaman kayıp bir romancının peşinde olduğumuzu düşünüyorum, sesini duyuramamış bir şairin, konuşmayan ve tanınmamış  bir  Jane Austen’ın ya da kırlarda kafa patlatan ya da yerleri silen, anayolların çevresinde ot biçen, yeteneği yüzünden çektiği eziyetle çıldıran bir Emily Brontë’nin.  Altına imzasını atmasa da pek çok şiir yazmış olan Anon’un kadın olduğunu düşünürüm sık sık. Edward Fitzgerald, sanırım, baladları ve halk şarkılarını yazanların, onları çocuklarına mırıldananların, ördüğü örgüleri ya da uzun kış gecelerini onlarla şenlendirenlerin bir kadın olduğunu öne sürmüştü.

Bu  doğru  da   olabilir,   yanlış   da   –kim  bilebilir?–   ama   Shakespeare’in  kızkardeşi   hakkında uydurduğum  hikâyemi  gözden  geçirirken  bana  doğru  gelen  şuydu:  On  altıncı  yüzyılda  büyük  bir yetenekle  doğan  her  kadın  mutlaka  delirirdi,  kendini  vururdu,  ya  da  köyün  dışındaki  ıssız  bir kulübede geçirirdi  hayatının son günlerini, yarı  cadı  yarı  büyücü sanılır, korkulur  ve  alay edilirdi. Yeteneğini şiirde kullanmayı denemiş olan üstün yetenekli bir kızın başkaları tarafından kösteklenip engellenince,  acı  çektirilince,  kendi  çelişkili  dürtülerinin  arasında  kalınca  ruh  ve  beden  sağlığını mutlaka   kaybedeceğine   emin  olmak  için  psikoloji   konusunda   uzman  olmak  gerekmez.   Şiddet görmeden;  akıldışı  olabilir  ama  acılar  çekmeden  hiçbir  kız  Londra’ya  gidip  bir  tiyatronun  sahne kapısında  duramaz  ve  aktör-yönetmenlerin  karşısına  çıkamazdı    çünkü  iffet  bazı  toplumların bilinmeyen nedenlerle  uydurduğu bir  fetiş  olsa  bile  bir  kadının öyle  olması  istenirdi.  O dönemde, hatta bugün bile, iffetin bir kadının hayatında dinsel bir rolü vardır, sinirlerle ve içgüdülerle öylesine sarılıp sarmalanmıştır ki onu  kesip  almak,  gün  ışığına  çıkarmak  büyük  cesaret  ister.  On altıncı yüzyılda Londra’da serbest bir hayat sürmek, şair ve oyun yazarı olan bir kadını ölüme götürebilecek bir  baskı  ve  çıkmaz  anlamına  gelirdi.  Hayatta  kalsa  bile,  ne  yazdıysa  hastalıklı  bir  zihinden çıkmışçasına  çarpıtılır,  biçimi  bozulurdu.  Ve  kuşkusuz,  diye  düşündüm,  kadınların  yazdığı  hiçbir tiyatro  oyunu  bulunmayan  rafa  bakarken,  eserlerinin  altına  imzasını  atmazdı.  Böyle  bir  çözüme sığınırdı mutlaka. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında bile kadınların anonim kalmasını gerektiren iffet duygusunun yadigârıydı bu. Currer Bell, George Eliot, George Sand, yazdıklarının kanıtladığı üzere hepsi de içlerindeki mücadelenin kurbanı olan bu kadınlar, erkek adı kullanarak, beyhude bir çabayla, kendilerini   gizlemeye   çalıştılar.  

Böylece de,   karşı   cins   tarafından  konulmuş   olmasa   da   onun tarafından  bolca desteklenen  geleneğe,  yani  kadınların  ünlü  olmasının  (Perikles,  kadının  esas onurunun  hakkında  konuşulmaması  olduğunu  söylemiştir,  oysa  kendisi  hakkında  çok  konuşulurdu,) iğrenç bir şey sayılmasına biat ettiler. Anonim olmak, kadınların kanında var. Gizli kalma arzusu hâlâ tutsak etmekte onları. Şimdi bile ünlü olmaya erkekler kadar meraklı değillerdir, genel konuşursak, üzerine  adlarını  kazımak  için  dayanılmaz  bir  arzu  duymaksızın  bir  mezar  taşının  ya  da  işaret levhasının yanından geçerler,  oysa  Alf,  Bert ya  da  Chas  olsa,  güzel  bir  kadının,  hatta  bir  köpeğin geçtiğini  görünce,  ce  chien  est  à  moi[1]  diye  mırıldanan  içgüdülerini  dinler.  Ve  elbette,  köpek olmayabilir,   diye   düşündüm,   Parlamento   Meydanı’nı,   Kuşatma   Caddesi’ni   ve   öbür   caddeleri hatırlayarak; bir  toprak parçası  ya  da  kıvırcık siyah saçlı  bir  erkek de  olabilir.  Kadın olmanın en büyük avantajlarından biri, çok güzel bir siyah kadının yanından bile, onu bir İngiliz kadını yapmak için istek duymadan geçebilmektir.

Demek ki on altıncı yüzyılda şairlik  yeteneğiyle  dünyaya  gelen  o  kadın,  mutsuz  bir  kadındı, kendisiyle mücadele eden bir kadındı. Hayatının bütün koşulları, bütün içgüdüleri, beynin içinde ne varsa serbest bırakmak için ihtiyaç duyulan ruh haline düşmandı. Yaratma eylemine en elverişli olan ruh hali hangisidir, diye sordum. O tuhaf eylemi mümkün kılan ve geliştiren bir ruh hali edinebilir
mi insan?  Bu noktada Shakespeare’in tragedyalarının bulunduğu kitabı açtım. Örneğin, Kral Lear’i
 ve Antonius ve Kleopatra’yı  yazarken nasıl  bir  ruh hali  içindeydi?  Şiire, gelmiş geçmiş  en uygun ruh hali içindeydi mutlaka. Ama Shakespeare’in kendisi bu konuda bir şey söylememişti. Onun bu konuda ‘asla birkaç satır karalamadığını’ tesadüfen biliyoruz. Belki de on sekizinci yüzyıla kadar sanatçılar içinde  bulundukları  ruh halinden hiç  söz etmezlerdi.  Belki  de  bunu başlatan Rousseau idi.  Her  ne olursa  olsun,  on dokuzuncu yüzyılda  özbilinçlilik öylesine  gelişmişti  ki  edebiyatçılar  ruh hallerini itiraflarında  ve  özyaşamöykülerinde  dile  getiriyorlardı.  Onlar  öldükten  sonra  hayatları  kaleme alınıyor, mektupları yayınlanıyordu. Böylece, Shakespeare’in, Kral Lear’i yazarken neler yaşadığını bilmesek de Fransız İhtilali’ni yazarken Carlyle’ın neler yaşadığını biliyoruz; Flaubert’in Madame Bovary’yi  yazarken  neler  yaşadığını  da;  yaklaşan  ölümü  ve  dünyanın  kayıtsızlığı  karşısında  şiir yazmaya çalışan Keats’in neler yaşadığını da.


İtiraflardan ve  kendini  çözümlemelerden oluşan bu devasa  modern edebiyata  bakınca,  dahice  bir şey  yazmanın  hemen  hemen  her  zaman  muazzam  bir  güçlük  içerdiğini  öğreniyoruz.  Yazılanların, yazarın zihninden eksiksiz  ve  bütün  olarak  çıkma  olasılığı  pek  zayıf.  Genellikle  somut  koşullar engeller  bunu.  Köpekler  havlar;  insanlar  çalışmayı  böler;  para  kazanmak  gerekir;  sağlık  bozulur. Ayrıca,  bütün bu güçlükleri  hızlandıran ve  tahammül  etmeyi  zorlaştıran başka  bir  şey de  dünyanın açıkça görülen kayıtsızlığıdır. Dünya, insanlardan şiir, roman ve öykü yazmalarını  istemez; bunlara ihtiyacı  yoktur.  Flaubert’in doğru sözcükleri  bulup  bulmadığı  ya  da  Carlyle’ın şu ya  da  bu olguyu titizlikle  doğrulayıp  doğrulamadığı  umurunda  değildir.  Doğal  olarak,  istemediği  şeyin bedelini  de ödemez.  Böylece  yazar,  Keats,  Flaubert  ve  Carlyle,  özellikle  gençliğinin  yaratıcı  yıllarında,  her açıdan  umutsuzluğa  kapılır,  cesareti  kırılır.  Ruh  çözümlemeleriyle,  itiraflarla  dolu  o  kitaplardan beddualar, ıstırap çığlıkları  yükselir. ‘Büyük şairler  acılarında ölürler.’[2] O şairlerin şiirlerindeki ana konu budur. Bütün bunlara rağmen ortaya bir şey çıkması mucize olur ve herhalde hiçbir kitap, kitap olarak doğarken, yazarın aklına düştüğü anki kadar eksiksiz ve sağlam değildir.

 Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf, Çeviren: İlknur Özdemir, Kırmızı Kedi Yayınları, 2012


[1] (Fr.) Bu köpeğin sahibi benim. (ç.n.)
[2] William Wordsworth, İngiliz şair (1770-1850), Cesaret ve Bağımsızlık adlı şiirinden (ç.n.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder